Seçme Hakkı Halk Egemenliği İçin Yeterli midir?
Modern temsili demokrasilerin en temel iddialarından biri, halkın kendi kendisini yönettiği ve
egemenliğin halka ait olduğudur. Bu iddianın başlıca dayanağı ise seçme ve seçilme hakkıdır.
Halkın belirli aralıklarla yöneticilerini seçebilmesi, egemenliğin halka ait olduğunun göstergesi
olarak sunulur. Oysa burada ciddi bir çelişki bulunmaktadır. Halkın bir siyasetçiyi göreve getirme
hakkı varken, aynı siyasetçiyi görev süresi dolmadan geri çağırma ve görevden alma hakkı çoğu
siyasal sistemde bulunmaz. Böylece halk, siyasetçiyi seçerken yeterli ferasete ve siyasal
muhakemeye sahip kabul edilirken, seçtiği siyasetçinin görevini sürdürüp sürdürmemesi konusunda
karar verebilecek aynı ferasete sahip görülmez. Başka bir ifadeyle, siyasetçiyi seçerken halkın
iradesine güvenilir, fakat siyasetçiyi azletmek söz konusu olduğunda halkın iradesi yeterli sayılmaz.
Bu durum halk egemenliği düşüncesinin temelinde önemli bir asimetri yaratmaktadır. Halk
yöneticiyi iktidara getirebilir, fakat verdiği yetkiyi geri alamaz. Böyle bir düzende halk egemenliği
sürekli değil, dönemsel hale gelir. Halk seçim günü siyasal özne olarak ortaya çıkar; seçim
tamamlandıktan sonra ise yeniden yönetilen konumuna çekilir. Seçilen siyasetçi ise belirli bir süre
için kesintisiz görev güvencesine kavuşur ve bu süre içerisinde kendisini seçen halktan giderek
bağımsızlaşabilir. Bu nedenle yalnızca seçme hakkının varlığı, halkın gerçekten egemen olduğunu
göstermeye yetmez. Gerçek anlamda halk egemenliğinden söz edebilmek için halkın yalnızca
yöneticiyi göreve getirme değil, gerektiğinde onu görevden alma yetkisine de sahip olması gerekir.
Egemenlik Devredilemez, Yalnızca Görev Verilebilir
Buradaki temel kavramsal ayrım egemenlik ile görevlendirme arasındaki ayrımdır. Halk bir
siyasetçiyi seçtiğinde egemenliğini ona devretmemelidir. Çünkü egemenlik gerçekten halka aitse,
halk onu dört ya da beş yıllığına başka bir kişinin mülkiyetine bırakamaz. Yapılan şey yalnızca
belirli kamusal görevlerin yerine getirilmesi için geçici bir yetkilendirme olmalıdır. Siyasetçinin
sahip olduğu yetki bu nedenle kendi yetkisi değildir. Siyasetçi yetkinin sahibi değil, halk tarafından
kendisine verilen yetkinin geçici kullanıcısıdır, egemenliğin sahibi ise halktır. Seçim, egemenliğin
siyasetçiye devredildiği an değil, halka ait egemenliğin belirli işlevlerinin geçici olarak bir kişiye
kullandırıldığı andır. Eğer verilen yetki geri alınamıyorsa, bunun gerçekten bir görevlendirme mi
yoksa belirli süreli bir iktidar devri mi olduğu tartışmalı hale gelir. Bu nedenle halk egemenliğinin
gerçek anlamı, halkın siyasetçiye verdiği yetkiyi geri alabilme gücünde ortaya çıkar. Geri
alınamayan yetki, fiilen devredilmiş yetkiye dönüşür, geri alınabilir yetki ise gerçekten emanet
edilmiş yetkidir.
Azletme Hakkı ve Sürekli Halk Egemenliği
Halk egemenliğini dönemsel olmaktan çıkarıp sürekli hale getirecek temel mekanizmalardan biri
geri çağırma ve azletme hakkıdır. Bir siyasetçi seçildikten sonra görev süresinin tamamını otomatikolarak kendisine ait bir hak gibi görmemelidir. Milletvekilliği, belediye başkanlığı, bakanlık ya da devlet başkanlığı kişinin mülkiyetine dönüşmemelidir. Görev süresi yalnızca görevin öngörülen
azami süresini göstermeli, siyasetçinin bu sürenin tamamını mutlaka görevde geçireceği anlamına
gelmemelidir. Örneğin seçmenlerin yüzde 15’i gibi belirli bir oranının imzasıyla geri çağırma süreci
başlatılabilmeli, ardından yapılacak halk oylamasında üçte iki çoğunluk oluşması halinde siyasetçi
görevden alınabilmelidir. Böyle bir sistem bir yandan küçük ve örgütlü grupların sürekli biçimde
yönetimi felç etmesini önlerken, diğer yandan siyasetçinin nasıl olsa beş yıl buradayım diyerek
halktan bağımsızlaşmasını engelleyebilir. Böylece halkın egemenliği yalnızca seçim günü ortaya
çıkan geçici bir yetki olmaktan çıkar ve görev süresi boyunca devam eden gerçek bir siyasal güç
haline gelir. Seçim siyasetçiyi görevlendirirken, azletme hakkı egemenliğin hala halkta
bulunduğunu güvence altına alır. Bu nedenle seçme hakkı ile azletme hakkı birbirinden ayrı değil,
aynı egemenlik ilişkisinin iki yönüdür.
Siyasetçi Bir Lider Değil, Performans Nesnesidir
Bu sistem aynı zamanda siyasetçinin siyasal konumunu da değiştirmek zorundadır. Bugünkü siyasal
kültürde siyasetçi çoğu zaman karar veren, topluma yön gösteren, kitleleri peşinden sürükleyen ve
siyasal iradeyi kendi kişiliğinde yoğunlaştıran bir özne olarak kurulmaktadır. Halk ise çoğu zaman
seçimden seçime sisteme müdahale eden ve seçim sonrasında alınan kararların muhatabı olan bir
kitleye dönüşmektedir. Böylece söylem düzeyinde halk egemen görünürken, fiili siyasal ilişkide
siyasetçi özneye, halk ise nesneye dönüşmektedir. Gerçek halk egemenliği kurulacaksa bu ilişkinin
tersine çevrilmesi gerekir. Siyasal özne halk olmalıdır. Siyasetçi ise halk tarafından görevlendirilen,
sürekli denetlenen, performansı değerlendirilen ve gerektiğinde görevden alınabilen bir performans
nesnesi haline gelmelidir. Buradaki nesne kavramı siyasetçinin insan olarak kişiliğini ifade etmez.
Siyasetçi bir vatandaş olarak herkes kadar öznedir, düşünür, konuşur, fikir ileri sürer, eleştirir ve
kendi siyasal görüşlerini savunabilir. Ancak kamusal makamı kullandığı anda siyasal işlevi
farklılaşır. Vatandaş olarak siyasetçi öznedir, fakat kamusal görev içindeki siyasetçi halkın
değerlendirdiği bir performans nesnesidir. Bu nedenle siyasetçi uzun vadeli bir politika veya proje
konusunda kendi fikrini elbette açıklayabilir, onu savunabilir ve halka gerekçelerini anlatabilir.
Fakat halkın ne istediğinden bağımsız olarak ben bunun doğru olduğuna karar verdim ve bunu
yapacağım diyebilecek egemen bir konuma sahip olmamalıdır. Siyasal makam siyasetçiye halkın
üzerinde ayrıcalıklı bir irade kazandırmamalıdır. Onun görevi düşünce üretmekten men edilmek
değil, sahip olduğu düşünceyi halkın iradesinin üzerinde bir iktidara dönüştürememektir. Bu
anlamda siyasetçi lider değil, halkın iradesi altında çalışan ve performansı ölçülen nesnedir.
Siyasetçi İstikrarsız, Kurumlar İstikrarlı Olmalıdır
Böyle bir sistemde siyasal istikrar kavramının da yeniden düşünülmesi gerekir. Çoğu zaman siyasal
istikrar ile siyasetçinin görev süresinin güvence altında olması aynı şeymiş gibi ele alınmaktadır.
Oysa devletin istikrarı ile siyasetçinin istikrarı birbirinden ayrılmalıdır. İstikrarlı olması gereken kişi
değil kurumdur. Devlet kurumları, kamu hizmetleri, teknik bilgi, bürokratik kapasite ve uzun vadeli
planlama süreklilik göstermelidir. Buna karşılık bu kurumların başında bulunan siyasetçiler sürekli
biçimde halkın denetimine açık olmalıdır. Bir belediye başkanı görevden alınabilir, fakat belediye
çalışmaya devam eder. Bir bakan değişebilir, fakat bakanlık devam eder. Bir devlet başkanı
azledilebilir, fakat devlet ortadan kalkmaz. Eğer bir siyasetçinin görevden alınması bütün sistemi
sarsıyorsa burada sorun siyasetçinin değişmesi değil, kurumların kişilere aşırı bağımlı hale gelmişolmasıdır. Sağlıklı bir siyasal düzende kurumlar güçlü, kişiler geçici olmalıdır. Bu nedenle temel
ilke, kurumların istikrarlı, siyasetçilerin ise istikrarsız bir zeminde tutulmasıdır. Siyasal makamın
sürekliliği olabilir, fakat makam sahibinin süreklilik hakkı olmamalıdır. Siyasetçinin istikrarsız
zeminde tutulması bir yönetim kaosu yaratmak için değil, onun makamı kişisel bir iktidar alanına
dönüştürmesini önlemek için gereklidir. Kurumsal istikrar ile siyasetçinin kişisel güvencesizliği
birbirine zıt değil, tam tersine birbirini tamamlayan iki ilkedir.
Uzun Vadeli Planlama Kişilere Değil Kurumlara Bağlanmalıdır
Siyasetçinin sürekli azledilebilir durumda bulunmasına karşı ileri sürülebilecek temel itirazlardan
biri uzun vadeli planlama sorunudur. Sürekli geri çağrılma ihtimali bulunan siyasetçinin kısa vadeli
düşünmeye başlayacağı ve uzun vadeli projeler geliştiremeyeceği ileri sürülebilir. Fakat uzun vadeli
devlet planlamasının zaten tek tek siyasetçilerin görev süresine bağlı olmaması gerekir. On yıllık,
yirmi yıllık ya da otuz yıllık ekonomik, altyapısal, demografik veya eğitimsel planların bir
siyasetçinin kişisel kariyerinin devamına bağlanması kurumsal açıdan sakıncalıdır. Bu tür
planlamalar Devlet Planlama Teşkilatı benzeri kalıcı, uzmanlaşmış ve kurumsal hafızaya sahip
yapılar tarafından yapılmalıdır. Böylece siyasetçi değişse bile devletin teknik kapasitesi, planlama
yeteneği ve uzun vadeli hedefleri ortadan kalkmaz. Ancak burada teknik planlama ile siyasal
amaçların birbirinden ayrılması gerekir. Planlama kurumu toplum adına neyin istenmesi gerektiğine
karar veren yeni bir egemen özneye dönüşmemelidir. Uzman kurumlar farklı seçeneklerin
maliyetlerini, sonuçlarını, uygulanabilirliğini ve uzun vadeli etkilerini ortaya koyabilir, fakat
toplumun hangi yönde ilerlemek istediği yalnızca teknik bir mesele değildir. Amaçların belirlenmesi
halkın siyasal iradesine ait olmalıdır. Halk amaçları ve temel yönelimi belirler, uzman kurumlar bu
amaçların uygulanabilir yollarını planlar, siyasetçi uygulamayı yürütür ve halk siyasetçinin
performansını değerlendirir. Böylece siyasetçiden alınan egemenlik teknokratik bürokrasiye
aktarılmış olmaz.
Halk Egemenliğinin Olduğu Yerde Lider Olmaz
Bütün bunlar liderlik kavramını da yeniden düşünmeyi gerektirir. Liderlik kavramı yapısal olarak
bir yöneten ve izleyen ilişkisi içerir. Lider yön gösterir, kitle onun ardından gider. Oysa egemenliğin
gerçekten halka ait olduğu bir siyasal düzende halkın üzerinde veya halkın önünde siyasal yönü
belirleyen ayrıcalıklı bir öznenin bulunması çelişkilidir. Eğer halk egemense, halkın bir siyasal
lidere tabi olması değil, kamusal görevlileri denetlemesi gerekir. Siyasetçi halkın öğretmeni,
kurtarıcısı, efendisi veya tarihsel yön göstericisi değildir. Siyasetçi kamusal bir görevin geçici
icracısıdır. Vatandaş olarak kendi görüşünü ortaya koyabilir, toplumsal tartışmaya katılabilir ve
insanları ikna etmeye çalışabilir, fakat makamı ona halk üzerinde ayrıcalıklı bir siyasal öznelik
sağlamamalıdır. Bu nedenle gerçek demokratik ilişkinin temel formülü lider ve takipçileri değil,
egemen halk ve görevlileri olmalıdır. EGEMEN HALKIN LİDERİ GÖREVLİLERİ OLUR.
Siyasetçiye lider muamelesi yapıldığı ölçüde siyasetçi yeniden özneleşir, halk ise onu izleyen ve
ona tabi olan nesne konumuna geri çekilir. Halk egemenliğinin gerçek anlamda kurulabilmesi için
siyasal liderlik kültürünün de aşılması gerekir.
Halk Egemenliği Yalnızca Seçmekten İbaret Değildir
Halk egemenliği yalnızca seçme ve azletme haklarıyla da tamamlanmış olmaz. Çünkü iktidar
yalnızca kim yönetecek? sorusuna cevap verme yetkisinden ibaret değildir. İktidar aynı zamanda
hangi meselelerin tartışılacağını, hangi seçeneklerin gündeme getirileceğini ve hangi konuların
karar konusu haline geleceğini belirleme gücüdür. Modern temsili sistemlerde halk çoğu zaman
önüne getirilen seçenekler arasında tercih yapmakta, fakat hangi seçeneklerin önüne getirileceğini
büyük ölçüde siyasal sınıf belirlemektedir. Bu nedenle gerçek halk egemenliği yalnızca cevap
verme hakkını değil, soru sorma ve siyasal gündemi oluşturma hakkını da kapsamalıdır. Belirli
sayıda vatandaşın imzasıyla yasa tekliflerinin parlamentoda zorunlu olarak görüşülmesi, belirli
meselelerin halkoyuna götürülebilmesi veya bazı siyasal kararların halk tarafından veto edilebilmesi
gibi mekanizmalar bu nedenle önemlidir. Halk yöneticisini seçebilmeli, gerektiğinde geri
çağırabilmeli, siyasal gündemi oluşturabilmeli ve alınan belirli kararlar üzerinde doğrudan
müdahale yetkisine sahip olmalıdır. Bunlardan yalnızca seçme hakkının bulunması halkı gerçek
anlamda egemen hale getirmeye yetmez. Çünkü gerçek egemenlik yalnızca önüne konulan
seçeneklerden birini tercih etmek değil, hangi seçeneklerin masaya geleceğini de belirleyebilme
gücüdür.
Sonuç: Siyasal Özne Halk, Siyasetçi Performans Nesnesi
Temsili demokrasinin temel problemi yalnızca kötü siyasetçilerin varlığı değildir. Daha derindeki
sorun, siyasal sistemin özne ile nesne arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğudur. Seçimden sonra siyasetçi
bağımsız bir siyasal özneye, halk ise alınan kararların nesnesine dönüşüyorsa egemenlik kayıtsız
şartsız milletindir ilkesi büyük ölçüde biçimsel kalır. Gerçek halk egemenliği bu ilişkinin tersineçevrilmesini gerektirir. Siyasal özne halk olmalı, siyasetçi ise halk tarafından seçilen, performansı
ölçülen, sürekli denetlenebilen ve gerektiğinde azledilebilen bir performans nesnesi olmalıdır. Bu
anlayışta seçim bir iktidar devri değil, geçici bir görevlendirmedir. Siyasetçi egemenliğin sahibi
değildir, yalnızca halkın verdiği yetkinin geçici kullanıcısıdır. Kurumlar istikrarlı olmalı,
siyasetçiler istikrarsız bir zeminde tutulmalıdır. Uzun vadeli planlama kişilere değil kurumsal
yapılara bağlanmalı, adaylık mekanizması parti merkezlerinin hakimiyetinden çıkarılmalı ve halk
siyasal gündemin oluşumuna doğrudan katılabilmelidir. Halk egemenliğinin gerçek ölçütü bu
nedenle yalnızca seçim değildir. Halk egemenliği, halkın yöneticiyi seçebilmesi, verdiği yetkiyi geri
alabilmesi, siyasetçinin performansını sürekli denetleyebilmesi ve siyasal gündemin oluşumuna
doğrudan müdahale edebilmesiyle mümkündür. Halkın egemen olduğu yerde siyasetçi lider değil
görevli, iktidarın sahibi değil kullanıcısı, siyasal özne değil halk karşısında bir performans
nesnesidir.