Ontoloji, Teoloji ve Dünyanın Anlamlandırılması
İnsan yalnızca belirli tanrılara inanan ya da inanmayan bir
varlık değildir; aynı zamanda dünyayı, kendisini ve başkalarını belirli bir
ontolojik zemin içinde deneyimler. Ontoloji, en genel anlamıyla neyin var
olduğunu ve var olanların hangi temel ilişkiler içinde bulunduğunu belirleyen
düşünsel çerçevedir. Teoloji ise yalnızca Tanrı hakkında geliştirilmiş bir
öğreti değil, varlığın kaynağını, düzenini, anlamını ve nihai ölçüsünü
açıklayan bir dünya yapısıdır. Bu nedenle teolojik bir düzen değiştiğinde yalnızca
insanların Tanrı hakkındaki düşünceleri değişmez; insanın kendisini nasıl
gördüğü, hakikati nerede aradığı, zamanı nasıl yaşadığı ve hayatına hangi
temelde anlam verdiği de değişir.
Bu bakımdan insanlık tarihini basitçe inançtan inançsızlığa,
dinden sekülerliğe doğru ilerleyen doğrusal bir süreç olarak okumak
yetersizdir. İnsanlar Tanrı’yı ortadan kaldırdıklarında tanrısal işlevleri
bütünüyle ortadan kaldırmazlar. Bu işlevler başka kavramlara, kurumlara ve
güçlere aktarılır. Tanrı’nın yerini kimi zaman insan, akıl, tarih, ulus, sınıf,
ilerleme, piyasa, teknoloji veya veri alır. Değişen yalnızca inanılan varlık
değil, varlıkla ilişkinin bütün düzenidir. Başka bir ifadeyle insanlık durmadan
Tanrı, teoloji ve ontoloji değiştirmektedir.
Geleneksel Teolojik Ontoloji
Geleneksel teolojik ontolojide varlık, kendisinin ötesindeki
aşkın bir kaynağa dayanır. Dünya kendi başına kapalı, nedensel ve anlamsız bir
mekanizma değildir, yaratılmış, düzenlenmiş ve belirli bir amaca yöneltilmiş
bir bütündür. İnsan da kendi kendisinin nedeni, yaratıcısı ve mutlak sahibi
değildir. Yaratılmıştır, çağrılmıştır ve kendisini aşan bir ölçü karşısında
konumlandırılmıştır. “Ben kimim?” sorusunun yanıtı yalnızca bireyin kendi içine
bakmasıyla veya tercihlerini çoğaltmasıyla bulunmaz. İnsanın kimliği,
kendisinden önce gelen kozmik, ahlaki ve sembolik bir düzen içindeki yerine
bağlıdır.
Bu zeminde benlik üretilecek bir proje değil, keşfedilecek
ve gerçekleştirilecek bir imkandır. İnsan kendisine bütünüyle sahip değildir,
hayatı da sınırsızca biçimlendirebileceği nötr bir malzeme olarak görmez. Ölüm,
kader, gelenek, topluluk, doğa ve kutsal, bireyin iradesini sınırlandıran fakat
aynı zamanda ona bir yön ve biçim kazandıran gerçekliklerdir. Sınır burada
yalnızca özgürlüğün karşıtı değildir. Varlığın anlamlı bir bütün oluşturmasını
sağlayan koşuldur.
Teolojik Merkezden Modern Özneye Geçiş
Modernliğin başlangıcı bu teolojik düzenin bir anda yok
olmasıyla değil, onun merkezi işlevlerinin insana aktarılmasıyla ortaya çıkar.
Aşkın Tanrı’nın geri çekildiği yerde insan öznesi belirir. İnsan artık yalnızca
yaratılmış bir varlık değil, dünyaya biçim veren, doğayı dönüştüren, tarihi
yapan ve geleceği kuran etkin merkez olarak düşünülür. Modernliğin bu ilk
ontolojik biçimine “Prometheusçu ontoloji” adı verilebilir.
Prometheus Kimdir?
Prometheus, Yunan mitolojisinde tanrılara ait ateşi çalarak
insanlara veren Titan’dır. Ateş yalnızca ısınma ve aydınlanma aracı değildir,
teknik becerinin, üretimin, bilginin ve doğaya müdahale etme gücünün
simgesidir. Prometheus, tanrısal ayrıcalığı insanlara aktarır. Bu nedenle
modern düşüncede sıklıkla insanın doğaya karşı bağımsızlaşmasının, teknik
aracılığıyla kendi kaderini eline almasının ve verilmiş sınırları aşmasının
sembolü hâline gelir.
Prometheusçu Ontolojinin Temel Yapısı
Prometheusçu ontolojide insan, hazır bir düzenin içindeki
yerini kabul eden varlık olmaktan çıkar, dünyanın kurucusu haline gelir. Doğa
artık anlamlı ve kutsal bir bütün olmaktan çok, çözümlenecek, denetlenecek ve
kullanılacak bir nesne alanına dönüşür. Akıl doğanın sırlarını açığa çıkarır,
bilim onun yasalarını keşfeder, teknik ise bu yasaları insan amaçlarına göre
kullanır. Dünya yaratılmış bir düzen olmaktan çıkarak dönüştürülebilir bir ham
madde gibi kavranmaya başlar.
Bu ontolojinin temelinde güçlü ve merkezi bir özne vardır.
Özne, kendisinin ve dünyanın bilincinde olan, karar verebilen, eylemlerinin
kaynağını kendi içinde taşıyan bir varlık olarak düşünülür. Hakikat, öznenin
nesneyi doğru biçimde temsil etmesiyle kurulur. Tarih, insanın özgürleşmesine,
doğa üzerindeki hakimiyetini artırmasına ve aklın egemenliğini genişletmesine
yönelen bir ilerleme süreci olarak görülür.
Prometheusçu modernlik Tanrı’yı bütünüyle ortadan kaldırmaz,
Tanrı’nın bazı niteliklerini insana aktarır. İnsan artık yaratıcı, düzenleyici,
öngören ve geleceği kuran varlıktır. Kendi yasalarını koyar, toplumsal dünyayı
yeniden tasarlar ve teknik aracılığıyla doğanın sınırlarını aşmaya girişir.
Modern özne, bir anlamda dünyevileştirilmiş bir tanrısal özne haline gelir.
Prometheusçu Ontolojide Yabancılaşma
Ancak Prometheusçu öznenin yükselişi yeni bir sorunu da
beraberinde getirir. Yabancılaşma. Yabancılaşma kavramı, insanın kendisine ait
bir özden, emekten, dünyadan veya insanlık imkanından uzaklaşmasını ifade eder.
Bu kavramın kullanılabilmesi için yabancılaşmanın gerisinde korunmuş bir
sahicilik düşüncesinin bulunması gerekir. İnsan kendisine yabancılaşmışsa,
yabancılaşmadığı veya yabancılaşmayabileceği bir kendilik imkanı var demektir.
Yabancılaşma, insanın olduğu şey ile olması gereken şey arasındaki mesafedir.
Prometheusçu ontoloji bu nedenle hem güçlü özneyi hem de
kaybedilmiş özne ihtimalini birlikte üretir. İnsan dünyayı kurabilecek kadar
özgürdür, fakat kendi kurduğu düzenin içinde nesneleşebilir. Ürettiği araçların
egemenliği altına girebilir, kendi emeğinin ürünlerinde kendisini tanıyamaz hale
gelebilir ve toplumsal sistemlerin işlevine indirgenebilir. Yine de bu
eleştirinin arkasında kurtarılabilecek bir insan özü, yeniden
sahiplenilebilecek bir dünya ve geri kazanılabilecek bir özgürlük fikri vardır.
Prometheusçu Öznenin Çözülüşü
Modernliğin ileri aşamasında ise yalnızca geleneksel
teolojik zemin değil, Prometheusçu öznenin kendisi de çözülmeye başlar. İnsan
artık dünyayı dışarıdan düzenleyen egemen merkez olarak kalamaz. Kendi
yarattığı teknik ağlar, göstergeler, ekonomik sistemler, veri akışları ve
algoritmik modeller tarafından biçimlendirilir. Özne sistemi yöneten mutlak
fail olmaktan çıkar, sistemin içinde üretilen değişken bir konuma dönüşür.
Bu yeni ontolojik rejimi açıklamak için Prometheus’tan
farklı bir mitolojik figüre ihtiyaç vardır: Loki.
Loki Kimdir?
Loki, İskandinav mitolojisinde sınırları ihlal eden, biçim
değiştiren, kimlikler arasında dolaşan ve düzen ile düzensizlik arasındaki
ayrımı istikrarsızlaştıran bir figürdür. Onu yalnızca hile yapan veya kötülük
üreten basit bir karakter olarak görmek eksik olur. Loki’nin ayırt edici
özelliği, sabit bir yerde durmaması ve belirli bir kimliğe kapanmamasıdır. Dost
ile düşman, erkek ile kadın, yardımcı ile tehdit, düzen kurucu ile düzen bozucu
konumları arasında hareket eder. Onun gücü egemenlikten çok dönüşümden, biçim
değiştirmekten ve yerleşik ayrımları karıştırmaktan kaynaklanır.
Loki Ontolojisi
Modernliğin ileri aşamasına “Loki ontolojisi” denildiğinde
kastedilen, dünyanın Loki tarafından yönetildiği veya mitolojik bir varlığın
yeniden ortaya çıktığı değildir. Burada Loki, sabit özlerin çözündüğü,
kimliklerin sürekli güncellendiği ve gerçek ile görünüş arasındaki sınırların
istikrarsızlaştığı bir varlık rejiminin kavramsal figürüdür.
Prometheusçu ontolojide insan dünyayı dönüştürür. Loki
ontolojisinde ise insanın kendisi de kesintisiz dönüşümün nesnesi olur.
Prometheus belirli bir özne adına dünyayı değiştirir, Loki ise öznenin kim
olduğunu belirsizleştirir. Prometheus’un sorusu “Dünyayı nasıl kurabiliriz?”
iken, Loki ontolojisinin sorusu “Dünyayı kurduğunu düşünen özne kimdir ve bu
özne hangi göstergeler tarafından üretilmektedir?” biçimini alır.
Özün Yerini Dönüşümün Alması
Loki ontolojisinde varlığın temel kategorisi öz değil,
dönüşümdür. Kimlik kalıcı bir içerik değil, profil, performans, imaj ve bağlama
göre yeniden düzenlenen bir göstergeler bileşimidir. İnsan kendisini ifade
ettiğini düşünürken kendisinden önce var olan kimlik kodlarını, psikolojik
kategorileri, tüketim modellerini ve temsil biçimlerini kullanır. Benlik, içsel
bir özün dışa vurumu olmaktan çıkar, dolaşımdaki göstergelerin geçici biçimde
düğümlendiği bir yüzeye dönüşür.
Burada maske, gerçek yüzü saklayan ikincil bir katman
değildir. Yüz dediğimiz şey, maskelerin dolaşımından meydana gelir. İnsan
farklı rolleri benimsediği için sahici özünden uzaklaşmaz, “sahici öz”
düşüncesinin kendisi, bu roller arasındaki sürekliliği açıklamak üzere
üretilmiş bir model olabilir. Böylece özne, göstergeleri kullanan egemen merkez
olmaktan çıkar ve göstergelerin ürettiği bir gerçeklik etkisine dönüşür.
Yabancılaşma Kavramının Dönüşümü
Bu noktada yabancılaşma kavramının anlamı da değişir. Klasik
yabancılaşma, insanın kendisinden uzaklaşmasını ifade ederken, Loki
ontolojisinde geri dönülebilecek sabit bir kendiliğin bulunup bulunmadığı
kuşkulu hale gelir. Kişi kendisini kaybetmiş olmayabilir; “kendilik” dediği
şeyi mümkün kılan ontolojik ve teolojik zemin değişmiş olabilir.
Çağdaş insan “kendim olamıyorum”, “gerçek benliğimi
bulamıyorum” veya “hayatım bana ait değil” dediğinde bunu doğrudan içsel bir
özün bastırılması olarak yorumlar. Oysa yaşadığı sancı, özne ile özü arasındaki
mesafeden çok, özne ve öz kavramlarının dayandığı dünyanın çözülmesinden
kaynaklanabilir. Deneyim yeni ontolojik rejime, bu deneyimi yorumlamak için
kullanılan dil ise eski özne anlayışına aittir.
Bu nedenle kendine yabancılaşma, ontolojik bir gecikme
olarak düşünülebilir. Dünya değişmiş, fakat insan kendisini hala Prometheusçu
özne kategorileriyle anlamaya devam etmektedir. Kendisini kararlarının kaynağı,
arzularının sahibi ve kimliğinin yaratıcısı olarak görmek ister. Fakat
tercihleri, arzuları ve kimlik biçimleri önceden kurulmuş modeller tarafından
şekillendirilmektedir. İnsan kendisini seçtiğini düşünürken, seçen öznenin
kendisi de seçenekler düzeni tarafından üretilir.
Bu açıdan çağdaş insanın sancısı, kendisini kaybetmesinden
çok sabit bir kendilik oluşturma imkanını kaybetmesidir. Ontolojik zemin, insan
henüz ona yerleşemeden değişmektedir. Kişi bir kimlik kurduğunda kimliğin
kodları güncellenmekte, bir anlam sistemi benimsediğinde anlamın dolaşım
koşulları dönüşmekte, bir topluluğa ait olduğunu düşündüğünde aidiyet biçimleri
yeniden tanımlanmaktadır. Artık yabancılaşmanın kaynağı yalnızca baskı değil,
kesintisiz değişimdir.
Karşıtlıkların Yer Değiştirmesi
Loki ontolojisinin temel özelliği, karşıtlıkları ortadan
kaldırmaktan çok onların yerlerini sürekli değiştirmesidir. Özgürlük iktidarın
aracına, iletişim yalnızlığın biçimine, görünürlük denetimin koşuluna,
bireysellik kitlesel uyumun yöntemine dönüşebilir. İnsan kendisini
özgürleştirdiğini düşündüğü pratikler aracılığıyla daha ayrıntılı biçimde
ölçülebilir ve yönetilebilir. İktidar öznenin karşısında duran dışsal bir güç
olmaktan çıkarak öznenin kendi arzuları, performansı ve kendini geliştirme
isteği içinde işlemeye başlar.
Prometheusçu özne doğaya egemen olmak isterken, Loki
ontolojisinin öznesi kendi kendisini sonsuzca yeniden üretmek zorunda kalır.
Benlik artık korunacak veya gerçekleştirilecek bir öz değil, sürekli
güncellenecek bir projedir. Kişi çalışır, kendisini geliştirir, görünür kılar,
ölçer, karşılaştırır ve yeniden tasarlar. Fakat bu etkinliklerin merkezinde
değişmeden kalan bir özne bulmak giderek zorlaşır.
Gerçek ile Sahte Arasındaki Zeminin Çözülmesi
Bu nedenle Loki ontolojisi, “her şey sahtedir” önermesine
indirgenemez. Buradaki daha radikal iddia, gerçek ile sahteyi ayırt etmeye
yarayan zeminin kararsız hale gelmesidir. Bir temsilin sahte olduğunu
söyleyebilmek için onun karşısında gerçek bir kaynak bulunduğunu varsaymak
gerekir. Oysa model, profil veya imge yalnızca önceden var olan gerçekliği
temsil etmiyor, gerçekliğin kendisini üretiyorsa temsil ile gerçeklik
arasındaki klasik ayrım işlevini kaybeder.
Merkezsiz Teoloji ve Yeni Tanrısal İşlevler
Bu rejimde Tanrı bütünüyle ortadan kalkmaz, tanrısal
işlevler merkezsizleşir ve farklı sistemlere dağılır. Piyasa değeri belirler,
veri görünürlüğü düzenler, algoritma karşılaşmaları seçer, performans ölçütleri
insanın kendisi hakkındaki hükmünü biçimlendirir. Bunların hiçbiri kendisini
Tanrı olarak sunmaz. Tam tersine tarafsız, teknik ve zorunlu işlemler gibi
görünürler. Ancak insanın neyi göreceğini, neyi arzulayacağını, kiminle
karşılaşacağını ve hangi hayatı başarılı sayacağını belirlemeleri bakımından
teolojik işlevler üstlenirler.
Loki ontolojisinin teolojisi bu nedenle merkezsiz bir
teolojidir. Aşkın Tanrı yoktur fakat tanrısal işlevler her yerdedir. Egemen bir
merkez yoktur fakat merkez etkileri üretilir. İktidarın sahibi görünmez fakat
sistem işlemeye devam eder. Mutlak hakikat reddedilir fakat hakikat üretimi
durmaksızın sürer. İnsan belirli bir Tanrı’ya inanmadığını söylerken piyasa,
veri, görünürlük, sağlık, performans veya kişisel gelişim gibi değerlere
mutlaklık atfedebilir.
Modern insan bu bakımdan tanrısız olmaktan çok, tanrılarını
hızla değiştiren insandır. Bir mutlağı yıkar fakat mutlaklık ihtiyacından
kurtulamaz. Tanrısal işlevi önce egemen özneye, ardından tarihe, devlete,
ekonomiye, teknolojiye ve son olarak algoritmik sisteme aktarır. Fakat bu yeni
tanrılar kendilerini kutsal olarak ilan etmezler. Güçlerini görünmezliklerinden
ve yalnızca teknik araçlar gibi algılanmalarından alırlar.
Prometheusçu Ontoloji ile Loki Ontolojisi Arasındaki
Ayrım
Prometheusçu ontoloji ile Loki ontolojisi arasındaki fark
burada belirginleşir. Prometheusçu düzende insan, Tanrı’nın boşalan yerine
geçerek dünyanın kurucusu olur. Loki ontolojisinde ise hem Tanrı’nın hem de
insanın yeri sürekli değişen göstergeler içinde çözülür. Prometheusçu özne
dünyaya hükmettiğini düşünür, Loki ontolojisinin öznesi, hükmetme arzusunun
bile kendisine ait olup olmadığından emin olamaz.
Prometheus ateşi tanrılardan çalar ve insana verir. Loki ise
ateşin kime ait olduğunu, insanın kim olduğunu ve armağanın ne anlama geldiğini
belirsizleştirir. Prometheusçu modernlik üretir, inşa eder ve ilerler. Loki
ontolojisi dönüştürür, dolaşıma sokar ve yeniden kodlar. Birincisinin temel imgesi
fabrika, makine ve ilerleyen tarihtir, ikincisinin temel imgesi ağ, ekran,
profil, veri akışı ve algoritmadır.
Prometheus ile Loki’nin Birlikte Varoluşu
Bu geçiş, eski düzenin bütünüyle ortadan kalktığı anlamına
gelmez. Prometheus ile Loki aynı tarihsel anda birlikte var olabilir. İnsan hala
doğaya hâkim olmaya, geleceği planlamaya ve dünyayı teknik olarak dönüştürmeye
çalışır. Ancak aynı zamanda kendi oluşturduğu sistemlerin içinde biçim
değiştiren bir veri profiline dönüşür. Bir yandan egemen özne olduğunu
düşünürken, diğer yandan seçimleri tahmin edilen, arzuları yönlendirilen ve
kimliği kesintisiz olarak güncellenen bir konuma yerleşir.
Çağdaş Yabancılaşmanın Ontolojik Kaynağı
Çağdaş yabancılaşmanın özgül biçimi de bu iki ontoloji
arasındaki gerilimden doğar. İnsan kendisini hala Prometheus gibi görmekte,
fakat Loki’nin dünyasında yaşamaktadır. Kendi hayatının yazarı olmak ister,
ancak yazarlık, metin, dil ve okuyucu konumları sürekli yer değiştirmektedir.
Kendisine ait sabit bir kimlik arar, fakat kimliğin oluştuğu göstergeler
sistemi durmaksızın yenilenmektedir. Kendi özünü bulmak isterken “kendini
bulma” arzusunun bile pazarlanmış bir modele dönüşebildiğini fark eder.
Bu nedenle kendine yabancılaşma olarak adlandırdığımız
deneyim, yalnızca psikolojik bir sorun değildir. Teolojik ve ontolojik rejimler
arasındaki geçişin öznel sancısıdır. İnsan önce aşkın Tanrı’nın sağladığı
konumu, ardından Prometheusçu öznenin merkeziliğini kaybetmektedir. Fakat bu
kayıpları hala öz, sahicilik, içsellik ve kendine dönüş kavramlarıyla
anlamlandırmaya çalışmaktadır.
Belki de çağdaş insanın temel trajedisi, kendisini kaybetmiş
olması değildir. Daha derindeki sorun, “kendilik” denilen şeyin hangi zeminde
var olabileceğinin belirsizleşmesidir. İnsan sahip olduğu bir özü yitirdiği
için değil, kendisine bir öz atfetmesini mümkün kılan dünyanın çözülmesi
nedeniyle yas tutmaktadır. Bu yüzden yabancılaşma, öznenin özünden kopması
değil; özne, dünya ve aşkınlık arasındaki eski ilişkinin dağılmasının
deneyimidir.
Sonuç: Tanrı’dan Prometheus’a, Prometheus’tan Loki’ye
Bu düşünsel çerçevede modernliğin başlangıcı Prometheusçu,
ileri aşaması ise Loki-benzeri olarak tanımlanabilir. Prometheusçu ontoloji,
insanı Tanrı’nın yerine geçirerek onu dünyanın üreticisi ve tarihin öznesi haline
getirir. Loki ontolojisi ise bu öznenin merkeziliğini çözer, varlığı sabit
özlerden çok dönüşümler, modeller, performanslar ve göstergeler arasındaki
dolaşım olarak kurar.
Prometheus’un dünyasında insan Tanrı’nın ateşini ele
geçirir. Loki’nin dünyasında ise ateşin kendisi görüntüye, veriye ve
simülasyona dönüşür. Artık temel soru ateşe kimin sahip olduğu değildir. Ateşin
gerçekten var olup olmadığı, onun bir araç mı, bir gösterge mi, yoksa insanı
üreten bir model mi olduğu sorusudur.
Bu nedenle Loki ontolojisinin en büyük yanılsaması, artık
hiçbir Tanrı’ya inanmadığımız düşüncesidir. Oysa belki de insanlık hiçbir
dönemde olmadığı kadar çok tanrısal işlev üretmekte, fakat bunların hiçbirine
Tanrı adını vermemektedir. Tanrı ortadan kalkmamış, merkezsizleşmiş, çoğalmış
ve sistemlerin içine dağılmıştır. İnsan da Tanrı’nın yerini kalıcı olarak
almamış, kısa süren Prometheusçu egemenliğin ardından, kendi yarattığı
göstergeler evreninin değişken bir unsuruna dönüşmüştür.